18 Kasım 2009 Çarşamba

Gülmenin Irkı mı Var?

   Geçenlerde, televizyonda yayınlanan bir program izledim. Bir fotoğraf sanatçısı konuk edilmişti. Hindistan’da çektiği fotoğraflarını gösterip, orada neler yaşadığını anlatıyordu. Kültür farklılıklarından, ekonomiden, inançlarından... Biran durdu ve ekrana dönüp dedi ki: Onlar açlar, aç! Ama sürekli gülüyorlar.


   Programın hangi konu çerçevesinde ele alındığının bir önemi yoktu artık. En azından benim için. Çünkü ben bu samimi söyleşinin üzerimde bıraktığı etkisine çoktan kapılıp gitmiştim. İnsanlığın ilk tepkileri, gülmek ve ağlamak üzerine aslında. Bu ilk tepkimeleri hayatımızın her karesine bir şekilde yerleştiriyoruz. Din, dil, ırk gözetmeyen bu durumu, toplumsal bir düzen içinde incelersem; “ Hindistan’dakiler çok mutlu” gibi bir sonuç çıkıyor ortaya ve ne mutlu onlara derken, kendi adımıza üzülmeyi de ihmal etmiyorum tabii ki. Her zaman, kendi kültürümüzle övünen, bu topraklarda doğduğum için şanslı olduğumu çok iyi bilen bir insan olarak, gülmekle ilgili toplumsal eksikliğimizin varlığını içime bir türlü sindiremiyorum. Çünkü eskiden beri çok gülmenin sonunda muhakkak gözyaşı döküleceğine dair batıl fikirlerle kuşatılıyor dört bir yanımız. ‘Gözünden yaş gelene kadarda gülünmez ki, tövbe de tövbe’ diye, kendi hurafelerine bizleri de ortak etmiyorlar mı bazıları? Ya da, gülüşlerimizin yerini şen kahkahalar aldığında iki dakikada nahoş bir kadın olup çıkmıyor muyuz? ‘Hiç güleceğim yoktu’ cümlesi nereden geliyor peki? Güleceğin yoktu, çünkü gülmek zaten çok uzak bir kavram olmalıydı, öyle dudağına yakın yerde bekleyecek bir şey değil ki, olur mu hiç?

   Tamam, mutlu olmanın sadece gülebilmekle ilgisi olmadığını çok iyi biliyorum ama ekonomik, politik, aile içi, çevre dışı yeteri kadar sorunumuz varken, oldukça insani bir tavrı kendi ellerimizle neden kısıtlıyoruz ki, ben bunu anlamıyorum. Hadi Hindistan’dakilerin, reankarnasyon inançları var, peki bizim derdimiz ne ki, yalnızca bir kere gelebileceğimiz şu hayatta, doyumsuz hırslarımıza yenilip giderken, yanımıza kâr kalacak tebessümlerimizi herkesten saklıyoruz? Neden artık yürüdüğümüz sokaklarda gitgide daha asıklaşan suretler görüyoruz? Daha on yedisine yeni basmış olan gençlerimize, gelecek kaygısı taşımadan yaşayacağı birkaç seneyi çok görüp, birazcık sesleri çıksa toplum düzenini bozma gerekçesiyle, otobüste, metroda hatta oyun alanlarında bile sessiz olmalarını neden tembihliyoruz? Kendi kendine konuşan insanlar ne kadar çoğaldı farkında mısınız sizlerde benim gibi?

 
   Hayata tozpembe bakamayacak kadar gerçekçi bir insanım, evet! Benimde herkes gibi, gerçekleşmesi bir türlü mümkün olmayan isteklerim, sonu gelmeyen kısır döngülerim, yitirdiklerim ve yarına umutsuzca baktığım çalkantılarım var. Bütün bunlar, görmezden gelinecek kadar önemsiz değil belki ama gülebilmek de gereksizlerimize ekleyeceğimiz detaylar olmamalı. Çünkü karamsar olamayacak kadar çok nedenimiz var. Mutlu olabilmek, tebessüm güzelliğidir, gözyaşlarımızı saklama telaşı değil. Bence, gülebilmek için, birilerinin gelip sizi gıdıklamasını beklemeyin. Ah bakın şimdi bende güldüm. Hayır yani güleceğimden değil de, sinirlerim bozuldu! Aman ha, sakın yanlış anlaşılmasın!



Gülmek için mutlu olmayı beklemeyiniz,


belki gülmeden ölürsünüz. ( Victor Hugo )

Hiç yorum yok: